3 Ekim 2009 Cumartesi

BEN MERHAMETİ YEĞLİYORUM

Bugün; sevgi, şefkat ve merhamet üzerine bir deneme yazmak
istiyorum… Montaigne ve Mevlana geldi bu yüzden aklıma! Mevlana,
merhamet; Montaigne, deneme demek çünkü bende, bence…
Issız bir adaya ya da uçsuz bucaksız bir çöle ya da bir bataklığa
düşecek olmanız, önlenemez bir yazgınız; “sevgi, şefkat ve
merhamet”ten yalnızca birini yanınıza almak, istemek hakkınız
olsaydı; hangisini seçerdiniz? Yine; eşinizden, sevdiğinizden,
çocuklarınızdan ya da bu üç şeyden hangisini isterdiniz?

Ben “merhamet”i yeğlerdim!
Deneme sevgisi de bir sevgidir. Deneme denilince, benim de aklıma
hemen Montaigne gelir. Batılı eğitim veren okullarımızda beynimiz
öyle yıkanmış, şartlandırılmıştır çünkü! Montaigne’in deneme türüyle
özdeşleştirilmesi; deneme türünün temsilcisi, simgesi sayılması;
Montaigne’in deneme sevgisinden, ustalığından değil, deneme türünün
felsefeye olan yakınlığından; denemenin edebiyatın değil, gerçekte
felsefenin bir türü ve Montaigne’nin de bir yazardan çok düşünür,
felsefeci olmasından ileri gelir bence daha çok. Gerçekten de
Montaigne bir edebiyatçı, yazar olmaktan çok; filozof, düşünür
olarak tanımlanır. Düşüncem şudur ki deneme; edebiyatın bir alanı
olmaktan çok, felsefenin edebiyatıdır.

Kendi tarihimize, halkımıza ait yazarların, düşünürlerin dışlanması,
küçümsenmesi, yanlışlanması; batılı yazarların ve düşünürlerin ise
övülmesi, baş tacı edilmesi, doğrulanması; Türkiye’deki batıcı
aydınların adeta ulusal geleneği ve tabusu sayılmakta gibi geliyor
bana. İşte bu yüzden ki Mevlana’nın “Yanmayan yakamaz!” sözüne;
korsuz, sönmüş, soğuk, kara bir küle bakar gibi bakılırken;
Montaigne ise haksız yere ve bilinçsizce baş tacı edilmiş, eşsiz bir
ışık, önder sayılmıştır bu kişilerce. Bence ise her batılı yazarınki
ve düşünürünki gibi Montaigne’in yazıları da yanlışlarla,
mantıksızlıklarla dolu. Örneğin, “Denemeler”inde, “Yaşama Bağlılık”
bölümünde, Timurlenk’i; cüzamlılara iyilik, insan severlik yaptığını
söyleyerek, rastladığı her cüzamlıyı öldürmesi yüzünden zalim olarak
tanımlıyor. Bu düşüncesine ise Stoalı filozof Antisthenes’in ağır
hasta yatarken “Beni bu acıdan kim kurtaracak!” diye bağırdığında
onu ziyarete gelen Diogenes’in “İşte bu hançer seni hemen kurtarır.”
diyerek bir hançer uzattığında, “Yaşamaktan değil acılarımdan
kurtulmak istiyorum.” diyerek yaşama sevgisini kutsamasını;
kendisinin, yaşıyor olmayı her şeyden, her acıdan üstün, değerli,
önemli tutma düşüncesine kanıt gösterme yanlışına düşüyor. Ona göre,
bu sözü, bir Türk’ün değil de bir batılının söylemiş olması,
doğruluğuna kanıttır; tıpkı batıcı aydınlarımızın ‘’kutsal
kanıları’’ gibi! Oysa öyle anlar, acılar, olaylar vardır ki insan,
ölmenin dışında başka hiçbir şeyi istemez. Yani yaşam, her acıdan
üstün, değerli değildir. Dinmesi olanaksız acılar, yaşamdan üstün,
değerli midirler sanki! Yurdu düşmanlarca işgal edilmiş, halkına
zulüm edilen insanlar büyük olasılıkla, yurtlarını ve halklarını
kurtarmak uğrunda ölmeyi ya da acıyı yani yaralanmayı, sakat kalmayı
yeğleyeceklerdir! Demek ki bir sevgi türü olan deneme yazma sevgisi
de insanı ve doğal ki Montaigne’i de yanlışlardan koruyamıyor;
sevgiye kuşkuyla bakılması, sevginin yazgısı olacak sanırım!
Avrupa’da, Ortaçağ’da, Engizisyon Mahkemelerinin işkence ettiği,
yaktığı insanlar büyük olasılıkla bir an önce ölerek acılarından
kurtulmayı istemişlerdir; Montaigne’e ters düşerek! Sanırım,
Montaigne; Ernest Hemingway, Jack London gibi intihar eden birçok
batılı yazarı, batılı saymakta da kuşkuya düşecektir! Ülkemizde bu
denli çok batı sevgisi, tutkusu, övgüsü varken; batıda o denli çok
Türk ve Türkiye düşmanlığının olması, ilginç bir sevgi yaklaşımı!
İki düşman, birbirinden sevgi ve şefkat değil merhamet diler ancak;
insanlar, ülkeler ve yandaşları merhamet dilenmeyi gururlarına,
onurlarına yediremeyecekleri; küçümsedikleri, aşağıladıkları;
insanlarla ve ülkelerle düşman olmamalıdırlar! Ben batıya ve
Montaigne’e düşman değilim! Umarım batı da bize düşman değildir! Ama
bence; Montaigne hatalı ise; onu kendine yol gösterici yapan batı ve
hem batıyı hem de Montaigne’i kendilerine ve Türkiye’ye örnek
gösteren, batıcı Türkler de hata içindedirler; anlatmak istediğim,
bu! Bence Montaigne’nin, zalimlik örneği olarak Timurlenk’i örnek
vermesi, batıdaki ve kendisindeki Türklük düşmanlığının deneme ile
dışa vurumudur. Montaigne’nin deneme sevgisi, onun bu düşmanlık ön
yargısının merhametsizliğine yenilmiş kanımca! Batılı yazar, şair ve
düşünürlerin bu Türk ve Türkiye düşmanlıklarının; bu yazar, şair ve
düşünürlerin, batıcı Türkiyelilerce beğenilmelerinin temelinde
yattığına da eminim, ulusal yazar, şair ve düşünürlere düşmanca sırt
dönülüp; mantıklılık, gerçekçilik, doğruluk, insan sevgisi,
çağdaşlık gibi nedenlerin değil. Batılı olmanın ve batılılıkta
birleşmenin ön koşulu, merhametsizlik kanımca! Ağır, çaresiz
hastalıklara yakalanmış hastalardan dileyenlere ötenazi hakkını
veren bugün batının bizzat kendisi değil mi! Demek ki batı da
Timurlenkleşmiş!
Bence; merhamet, sevgiden ve şefkatten yüksek, üstün bir değerdir.
Bir insan bir kediyi sevebilir, üstelik şefkatle de sevebilir; buna
insanlar gülümserler, hoş bakarlar ama bu kediden merhamet dilenen
insana kahkahalarla gülerler. Batıdan ve Montaigne’den merhamet
dilenmiyorum! Batının da bizi yalnızca sevgi ve şefkatle sevdiğine
inanıyorum!

Esmaü’l-Hüsna’da Allah’ın doksan dokuz güzel ismi, sıfatı vardır.
Bunların sıralanışı değişik olmakla birlikte “merhametli” demek olan
“Rahim” ismi, sıfatı hep baştan ikinci sırada yer alır. Yani Allah,
en başta sevgi ve şefkat ile değil, rahmet ve merhamet ile
anlatılır, tanımlanır; Hz. Muhammed ise sevgi ve şefkatle… Ben
merhameti yeğlerim…
Bahçemdeki gülden ne isteyebilirim? Rengini ve kokusunu ben
istemeden veriyor zaten. Ondan isteyebileceğim tek şey, dikenlerini
bana batırmaması yani merhametidir! Bir sevgiliden ne istenebilir?
Sevgisini ve şefkatini vermektedir zaten ki sevgilidir. Ondan
istenebilecek tek şey terk etmemesi, ayrılığı uzak tutması yani
merhametidir. Bataklığa düşmüş bir insan sevgi, şefkat değil
merhamet ister ancak. Depremden, yangından, selden, yanardağdan,
kuraklıktan, yokluktan da sevgi, şefkat değil merhamet istenir
ancak…
Sevgi ve şefkat ; merhametsizlik gibi görünen bir şeyle de birlikte
de bulunabilir. Töre ve namus cinayetlerinin kurbanları; nefret
edilen kimseler değil, uğurlarına can verilecek, baş tacı edilecek
kadar çok sevilen kimselerdir. Babasının Allah’a kurban etmeye
götürdüğü oğlu İsmail de babasının gözbebeği, canı, biriciği,
sevgilisi değil miydi? Bize merhametsizlik gibi görünen şeyler
gerçekte merhamet olamaz mı? Bence; bize her merhametsizce görünen
şeyde sevgisizlik, şefkatsizlik, merhametsizlik aramak da her
merhamette sevgi, şefkat ve merhamet aramak da yanlış. Cellat,
yasalar gereği, merhametsizce öldürmesi gereken suçluya sevgi,
şefkat ve merhamet duyuyor olamaz mı? Sanırım ki insanlarda sevgi ve
şefkat yerine merhamet olsaydı dünyada savaşlar, cinayetler olmazdı.
Sevgisi ve şefkati olan insanda merhamet yoksa her tür
merhametsizliği yapabilir. En kanlı, en merhametsiz diktatörler bile
kedilerine, köpeklerine, çocuklara, güzel kadınlara, güzel tablolara
sevgi ve şefkat göstermişlerdir!
Anladığım kadarıyla din, her şeyden önce “merhamet” demektir, “sevgi
ve şefkat” değil. Çünkü bir tuzu, şekeri, ekmeği yani cansız bir
nesneyi bile israf etmeden kullanmak merhametliliktir bana göre. Bir
insanı kötü insan yapan şey, en başta, merhametsizliğidir; insanlara
sevgi ve şefkat göstermemesi değil. Nasrettin Hoca’nın parasız
çocuklara “Parası olan, düdüğü çalar.” demesi de bir merhametsizlik
örneği ama Nasrettin Hoca’nın çocukları da düdükleri de sevdiğine
eminim!

Yine Ortaçağ Engizisyonunda, insanlara işkence ettirip, onları
yaktırıp öldürten rahiplerin, papazların, piskoposların ve o
insanları işkence edip yakıp öldüren cellatların yüreklerinde;
inançlarına, kutsal kitaplarına, eşlerine, çocuklarına, evlerine,
tavuklarına, kedilerine, köpeklerine, çiçeklerine, paralarına,
mallarına, mevsimlere, yağlıboya tablolara, güzel heykellere ve daha
çok şeye yönelik sevgi ve şefkatlerinin olduğuna eminim. Belki de
insanlara işkence etmekten, insanları yakmaktan zevk de
duyuyorlardı. Duyamadıkları, duymayı başaramadıkları tek şey,
merhametti! Belki de bu ölümcül gündüzlerinin gecelerini eşlerinin,
sevgililerinin ay ışığı tenlerindeki sevgi ve şefkatte
geçiriyorlardı!
Merhamet bilgeliğin, ermişliğin mantığı, ışığı kanımca; sevgi ve
şefkat ise merhametin mantığı ve ışığı…
“Hiçbir insan ıssız bir ada değildir.” demiş, İngiliz yazar ve papaz
John Donne… Ben merhametle dolu ıssız bir ada olmayı yeğlerim. Belki
kötü, yanlış yolda olduğunuzu düşünerek size sevgi ve şefkat
göstermeyebilirim o zaman ama merhamet göstereceğimden emin
olabilirsiniz; düşmanım da olsanız! Sevgi, şefkat, merhamet; üçü de
çok güzel, değerli ama seçmek zorunda kalsaydım merhameti seçerdim;
merhametten maraz doğsa da! Bana dolan; algıladığım, yaşadığım
sevgi, şefkat beni mutlu eder yalnızca; merhametimse herkesi ve her
şeyi… Mevlana’ya “Gel, ne olursan ol, yine gel!” dedirten de
merhameti ve Allah’ın merhametliliği değil midir!
Adil ve merhametli olmak; hep sevgiden, şefkatten üstün, önemli,
değerli tutulmuş tarih boyunca. Tarih kitaplarında padişahlar,
krallar hakkında “Merhametli…” ya da “Merhametsiz idi.” denilir ama
“Sevgili…” ya da “Sevdalı idi.” diye yazılmaz pek! İnsanlar için;
padişahların, kralların sevgi dolu, sevdalı, şefkatli olması değil
merhametli olması daha çok önem ve değer kazanmıştır; adaletli
olmalarından bile! Çünkü insanlar ya işledikleri suç yüzünden ya da
padişahın, kralın ruhsal yapısı, kişilik durumu; o anki öfkesi,
kızgınlığı nedeni ile merhametsizce cezalandırılabileceklerinden
korkmuşlardır hep. Gerçekten de padişahlar, krallar en yakınlarını,
en sevdiklerini bile merhametsizce cezalandırabilmişlerdir.

Sevgide de merhamet vardır ama ne yazık ki herkes herkesi sevemez.
Şefkatte de merhamet vardır ama ne yazık ki herkes herkese şefkat
gösteremez. Merhamet ise canlı, cansız; sevilen, sevilmeyen; dost ya
da düşman; herkese ve her şeye gösterilebilir. Merhamet göstermek,
merhametli olmak için; merhamet gösterileni, merhamet edileni sevmek
gerekmez… Kin duyulan kimselere de merhamet gösterilebilir ama sevgi
ve şefkat gösterilemez pek!
Mevlana’yı seviyorum; beni sevdiği için değil, merhametli bir bilge
olduğu için. Merhametlilik ise her düşünürde olmayan bir özellik.
Bilgelik ise her yerde var…Batılı, doğulu, kuzeyli, güneyli; dinli,
dinsiz; genç, yaşlı; kadın, erkek; eğitimli, eğitimsiz; yoksul,
zengin herkesi, merhametli olmaya çağırıyorum, merhamete
çağırıyorum! Sevginizi, şefkatinizi çok görüyor olabilirsiniz ama
hiç olmazsa merhametinizi insanlığa çok görmeyiniz! İnsanlık,
merhamet dilenmeye değer!

Timurlenk, Montaigne’in sözünü ettiği zalimlikleri yapmışsa çok
üzülürüm. Montaigne de önyargılarını, Türk düşmanlığını öne
çıkarmışsa, bu savı için, o da üzülmeli. Deneme ve yaşam sevgisini,
kuruntularının merhametsiz kılıçlarından geçirmemeli.
Ben, deneme ve batı sevgisini değil merhameti yeğliyorum; yalnızca
davranışta değil düşüncede de merhameti!

Saygılarımla.
Necdet Gürçiftçi
2009-eylül

Açıklama: İnternetdeki hiçbir yazım kaynak gösterilmeden
yayınlanamaz.
Tümü, adıma koruma altındadır.